Yahya Sezai Tezel: Türkiye insanlarının işi zor

0

Türkiye insanlarının işi zor. Cumhuriyet geleneği evrenselci insan hakları paradigmasına son dönem Osmanlı devletinden daha yakına düşmedi. Daha uzağa düştü.

ABD seyahatinden önce kafayı yemiş durumdaki laptopumu çalışır vaziyete getirmek ve Cihangir’deki internet üstündeki ağımla entegre çalışması gereken müzik sistemimi kurmak için üç gündür uğraşıyorum. Hasta hasta. Bilgisayardan anlayan bir arkadaşımın yardımı ile sorunu çözdüm. HP Spectre yi formatladım. Ah bir de beni 25 yaşındaki halime, hadi vazgeçtim 45 yaşımdaki halime döndürecek bir format atabilseydim kendime harika olacaktı. Ama olmuyormuş efendim.

Nette gezinirken rastladığım eski bir Trabzon fotoğrafı beni o yöne itti. Aradığım doğup büyüdüğüm Ganita mahallesinin eski hali idi. Yani Rumlar gittikten, Trabzon boşaldıktan sonraki hali. Zihnim Ganita’dan Rumlara oradan da siyasi tarihin ne kadar vahşi çatışmalarla dolu olduğuna, insanların kimlik ve araziye hakim olma iddiası ile birbirlerine muazzam acılar çektirdiğine kaydı. Şu günlerde Halep ve Musul’daki siyasi çatışmalar insan ırkının nasıl adam olmaz bir ırk olduğu fikrine odaklanmış durumdayım. Ve karamsar olmama azmime rağmen biliyorum ki Türkiye’yi yöneten bu insan kadrosu (CHP si MHP’si HDP’si vesaire vesairesi dahil) Türkiyeyi iyice dibe vurdurmadan ve Türkiye’nin dünyaya meydan okuyan haddini bilmez cahil köylü kültürünün taşıyıcıları büyük felaketler yaşamadan bu ülkede işlerin iyiye gitme süreci başlamayacak.

Temel sıkıntımız bütün kavramları, kategorileri ırzlarına geçerek tanınamayacak hale getiren bir yalanı kolaylıkla hakikatmiş sanıp kendi uydurduğumuz masalları realite diye içselleştirme hastalığımız var. Belki dünyanın bütün kültürlerinde insanların büyük çoğunluğu bu hastalıktan muzdarib. Ama bazı kültürlerde sosyolojik olarak entelektüellik görevini yerine getirenler arasında bu hastalıkla mücadele edip bunu yenmiş gelenekler de ortaya çıkmış.

Ben bu yazıyı meramımı anlatırken fotoğrafları kullanarak yazmak istiyorum. Aşağıdaki fotoğraf 1908’de Sürmene’de çekilmiş. Rum okulunda öğrencilerin kemençe orkestrasını bir dinleti vesilesi ile okulun merdivenlerinde öğrenci ve öğretmenlerle birlikte fotoğraf çektirmişler. Buna benzer çok sayıda fotoğraf var. Birinci Dünya Savaşı ÖNCESİNDE Rumlar ve Ermeniler, Samsun, Ordu, Giresun, Trabzon, Sürmene gibi şehirlerde Rum ve Ermeni olarak çok güvenli bir ortamda okullarda, düğünlerde, dini bayramlarda fotoğraf çektirmişler. 1880-1915 arasında Osmanlı İmparatorluğu sahil kuşaklarında ve demir yollarının yapıldığı geçtiği bölgelerde ciddi bir iktisadi kalkınma sürecine tanık olmuş. Yerli Hristiyanlar yabancı dil öğrendikleri, düzgün okullar kurdukları, çocuklarının çağdaş eğitim almasını önemsedikleri, ticarete ve imalata yatkın oldukları için bu iktisadi büyüme sürecinde öne çıkmışlar. Karadeniz şehirlerinde Fransa’dan mimar ve inşaat malzemesi getirtip bugün bile estetik duygularımızı okşayan konaklar, yazlık köşkler yaptırmışlar. Tiyatro oynamışlar, konser veren orkestralar kurmuşlar, gösteri salonları inşa ettirmişler. Büyük bir beceri ile yıktığımız Sümer Sineması gibi.

sürmene sineması

Aşağıdaki birinci fotoğraf Samsun yöresinde bir Rum köyündeki düğünü gösteriyor. İkinci fotoğraf ise, Trabzon şehrinin hemen güneyinde, özellikle Soğuksu ve çevresinde bir tanesi Atatürk Köşkü diye bilinen çok güzel kır köşleri yaptıran, bunların çevresinde korular oluşturan Trabzon’lu iş adamlarından bazıları at arabaları ile köşklerine giderken çekilmiş. (Bu fotoğrafı daha sonra paylaşmak üzere devam ediyorum.)

trabzon

Bugün de devam eden acıların temelinde insan ırkının kaynaklar üstünde hakimiyet için “öteki”ni öldürmesine yol açan saldırganlığı ve bunun sonucu olarak da sürekli korku içinde, kendini yüceltmeye yabancıyı karalamaya dayanan bir zihin haritası ile yaşaması yatar.

Homo sapiens sapiens ırkının fertlerinin “öteki” ile birlikte kaynakların kıt olduğu bir dünyada temel kültürünün saldırganlık ve savunmanın kurumsallaşmasına dayanır hale gelmesi tarım devriminin sonucudur. Öncesinde de, insanların öteki insanlar ve hayvanlar ve bitkilere birlikte onlara empati, saygı ile yaklaşma kabiliyeti de olduğunu söylememizi gerektiren bütün bulgulara rağmen, insanların ötekilerle ilişkilerinin yaygın ve bu yaygınlık anlamında doğal hali barış değil savaş olmuştur.

Barış halinin, insanların kurumsallaşmış hakimiyet ve güç yapıları olan devletler arasındaki ilişkilerde uzunca süre korunabilecek bir ilişki ağları algoritmalarına dönüşebileceği varsayımı çok yenidir. İkinci Dünya Savaş sonrasının bir gelişmesidir.

Barışın önündeki en büyük engel, insanların kendilerini insan olarak değil belirli bir ırki, dini, etnik kimliği taşıyan biri olarak algılamaları, içselleştirmelerini gerektiren, bununla sonuçlanan kültürlerdeki dini, ırki, etnik kimliğin, bu kimliğin sahiplerine “ötekiler”i yok etmek ya da “kendisi gibi olmaya dönüştürmek” hakkı verdiği temel sanısı, temel şartlanmasıdır.

Dünya hiç bir specie’nin babasının malı değildir. Dünya hasbelkader üstünde şu anda yaşamakta olan bütün hayvan ve bitki ırklarının evidir. İnsanların kendi dini ya da ırki ya da etnik kimliklerine sahip olmayan öteki insanlar üstünde hakimiyet, üstünlük hakları yoktur. Bu üstünlük hakkının var olduğu iddiası bizatihi saldırganlıktır. Savaşın temel sebebidir.

İnsanların kendi kimliklerini paylaşan dindaşları ya da ırkdaşları ötekilerin saldırısına maruz kalırsa elbetteki onların yardımına koşmak hakkı vardır. Ama bu yardıma koşma ancak ve ancak “bütün insanlar kardeştir” aksiyomuna dayanan bir dünya görüşü içinde yapılırsa, bu yardıma koşmanın faşizme, insanın öteki insanların mükemmel kasabı olmasına dönüşmesi önlenebilir.

Yazıya başlarken Türkiye’de Cumhuriyetçi geleneğin laiklik iddiasının büyük bir yalan olduğunu, herkesin kendi kimliğini ezilmeden büzülmeden yaşayabilmesi açısından Abdulhamid dönemi Osmanlı devletinin sağladığı fiili siyasi ortamın Cumhuriyet rejiminin sağladığı ortamdan çok daha çoğulcu, çok daha farklara saygı terbiyesi sergilediğini vurgulamak istiyorum.

Irkçı, dinci, ya da etnik üstünlük iddiasının kendisi faşizmdir. Kimsenin kimseden ontolojik bir üstünlüğü yoktur. Türkiye Cumhuriyetinin ne olduğu giderek anlaşılmaz olan fiili siyasi ortamı, Türkler olmayanlardan, dindarlar dindar olmayanlardan ve Sünni Müslümanlar öteki dinlerin mensuplarından üstündür aksiyomuna dayanıyor. Sokaktaki taksi şoförü ile konuşun. Bakın bakalım yasalar önünde eşitliğe dayalı ve hiç kimsenin kimliğinin ona üstünlük sağlamadığı, ya da onu aşağıya itmediği bir dünyanın doğru dünya olduğuna inanıyorum diyen bir kültür var mı bu memlekette?

Türkiye etnik, ırki, dini kimliği zımni olarak hakimiyeti paylaşmanın şartı olarak tarif eden bir fiili rejim ile ASLA başını belalar girdabından kurtaramaz. Türk olan ve Sünni Müslüman olanların rejimin siyasi erkini kullanabildiği, olmayanların siyasi güç sahibi olma hakkından soyundurulduğu bir fiili rejim oluşuyor. AKP, Müslümanların siyasi hak sahibi olarak siyasete ve devlete katılmaları engellendi ve bu haksız bir dışlamaydı iddiası ile iktidara geldiler. Şimdi Sünni Müslüman dindar ve Türk olmayanları siyasi haklarından fiilen mahrum eden ilkel bir popülizmi inşa ediyorlar. Bunun için de bütün ırkçı ve veya dinci faşist sürüklenişlerin yaptığı gibi bütün dünya bize düşman, biz yedi düvele karşı kendimizi ölünceye kadar savaşarak koruyacağız heyecanına sarılıyorlar.

Türkiye’nin karşılıklı katliamlar girdabına sürüklenmemesi için sormamız lazım. Nereye gitti bu memleketin Rumları ve Ermenileri? Bu memleket onların da tarihi vatanı değil miydi?

Evet Rumların ve Ermenilerin bazı siyasetçileri Türkler ve Müslümanların sistematik olarak öldürülmelerini gerektirecek bir etnik ve dini tasfiye savaşı ile bir Büyük Yunanistan ve bağımsız Ermenistan kurmaya kalkıştılar. Tamam. Bunda hiçbir tereddüt yok. Ve Osmanlı devletinin Rumların ve Ermenilerin yoğun olduğu ve hakim olmak istedikleri alanlardaki Türkleri ve Müslümanları koruması gerekiyordu. Evet Birinci Dünya Savaşı koşulları vardı. Ama bu olgusal durumların hiç biri, Osmanlı Devletini ele geçirmiş olan hem Mason hem Dönme hem İslamcı hem de Irkçı Türkçü İttihat Terakki hakim kadrosunun Rumları ve Ermenileri birkaç bin yıllık vatanlarından sürerek öldürerek tasfiye etmesini meşru, savunulabilir kılmıyor.

Bu Irkçı ve dinci Ulusalcılık dikkat edin Türkiye’de AKP iktidarının hakim olduğu döneme dahi farklı bir güya solcu, güya tam bağımsızlıkçı, güya Atatürkçü maske ve makyajla sürdü. Ermeni meselesinde en hararetli bir Osmanlı savunuculuğunu yapanlara bakın. Güya sosyalist ünlü isimler çıkacaktır karşınıza.

Bugün korkunç bir haberi dinledim TV’de. Bütün camilerde gençlik kolları kurulacakmış. Hiç akıl, izan, insaf, ölçü sahibi kalmadı mı AKP’li bakan ve vekillerin arasında? Nereye sürüklendiğimizi boğuluncaya kadar görmeyecek misiniz?

Yahya Sezai TEZEL / 21 Ekim 2016

Facebook Sayfası için tıklayınız.

Biyografisi İçin Tıklayınız.

“Tarih hayal mahsulü olamaz. Tarih yazarken gerçek olayları kullanmaya çalışmalıyız. Eğer bunları bulamazsak meçhuliyeti ve bu noktada bilgisizliğimizi itiraf etmekten çekinmeyelim.”

Mustafa Kemal Atatürk

Share.

Bir Cevap Yazın